10 Ekim 2017 Salı

Kayınvalidem ve Ben

Bugün eskiden de zor olan fakat günümüzde çok daha zorlaşan bir konudan bahsetmek istiyorum. 

"KAYINVALİDE GELİN İLİŞKİSİ"

Eskilerden bu yana "Kayın" kelimesi işin içine girince sanki dişlerini çıkarıp tırnaklarını göstermen gerekiyormuş gibi bir durum oluşmuş. Bunun oluşmasını elbette bir şeyler hazırlamış olmalı, yoksa biliyoruz ki ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Belki kendisi de gelin olan ve bunu bütün zorlukları ile yaşamış ve çocuğuna tırnak içinde söylemek gerekirse Erkek Çocuğuna aşırı düşkünlük, aşırı derece de fazla sevgi, akabinde kıskançlık ve paylaşamama gelin kayınvalide ilişkilerini olumsuz yönde mayalamış durmuş. 

Aslında bu ikili ilişki ülkenin farklı yörelerinde farklı şekillerde yaşanıyor olsa da alt yapı olarak benzerlikleri var. Ben Egede büyümüş bir çocuk olarak bunun çok yumuşatılmış haline şahit oldum her zaman. Annem ve babaannem arasında bir ip vardı bu ip hiçbir zaman serbest kalmadı ve tam olarak da gerilmedi. Zaman zaman şikayetler oldu elbette, söylenmeler, içten içe kızmalar. Ama hiçbir zaman ikisinin karşı karşıya geldiğine şahit olmadım. Aslında babaannem, babaanneliğini annem de torunlarının anneliği işini iyi oturmuştu. Babama da iyi bakıyordu, saygısını koruyordu, babaannem ve diğer akrabalar geldiğinde tebessümünü ve ikramını eksik etmiyordu. Bunlar sanırım ikisinin ilişkisini yolunda tutmak için yeterliydi. Bir gün bir olay olmuş ve annem babaanneme kızmıştı gıyabında ona  "Anne babaannemi sevmiyor musun artık?" diye sormuştum. " O nereden çıktı" demişti. Ona kızıyorsun dediğimde. " Babaannen çok iyi bir kayınvalide, hiçbir şeyimize karışmaz, geldin mi gittin mi demez, evime gelene gidene söylenmez, ondan şikayet edemem." demişti. O zaman bu dediğine inanmamıştım, beni geçiştirmek için öyle söyledi sanmıştım, çünkü kızmıştı bunu görmüştüm. Ama çok sonra anlamıştım, annem o gün doğru söylemişti. Babaannem çok iyi bir kayınvalideydi. Hem ara ara dua bile ederdi, "İnşaAllah senin karşına da babaannen gibi bir kayınvalide çıkar" diye, insan duasına sevmediği bir şeyi dahil eder miydi hiç?

Sonra zaman geldi ve ben İç Anadoluya gelin gittim. Gelip gördüğüm şeyler hiç hoşuma gitmemişti. Kayınvalidem son derece dediğim dedik, son derece otoriter, son derece meraklı ve inatçı ve inanılmaz oğluna düşkün bir kadın çıktı. Yani maç başladığında 5 - 0 mağluptum. Taban tabana zıt görgüler, gelenek, aile yapısı. Bir de bunların hepsine eklenen kayınvalidemin aşırı derecede olan insanlar ne der tutumu. Nasıl uyum sağlayacağımı bilmiyordum. Evden çıkarken annemin nasihati böyle durumlarda hep kulaklarıma çalınıyordu " Sakın bir gün bile saygısızlık ettiğini, karşılık verdiğini duymayacağım, söylenirse söylenecek, kızması gerekirse kızacak sensin demeyeceksin. Böbürlenmeyeceksin, evine geldiğinde güler yüzünü eksik etmeyeceksin, ikramda kusur etmeyeceksin. Güzel geçin. Kendini de ezdirme." Ve bunları hayatı boyunca bana kızmamış olan annem söylüyordu. Şimdi her şey tamam da bütün o söylenen cümleler ile sonda söylenen cümle yan yana nasıl olacaktı. Cahildim, çabuk sinirleniyor ve yeri geldiğinde tahammülsüz olabiliyordum. Suratımın asık olduğu zamanlar da elbette olmuştu. Bir şey olmalı bir yolu olmalıydı anne kız olabilmenin, aradaki el kelimesini atabilmenin. Ortak noktamız ikimiz de aynı adamı çok seviyorduk.

Tabii ki birbirimizi tanıma zarfında keşfettiğim başka şeyler oldu. Sert bir mizacı olan kayınvalidem çok merhametli bir insandı, zamanında gelin kelimesini iliklerine kadar hissettirmişlerdi, bastırmışlar ve susturmuşlardı. Ama o bütün ezilmişliğine rağmen insanları kırmamak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Görgülerine göre kendi çocuğunun yemeğini bile kendisi yedirememiş, çocuklarını gönlünce sevememiş, eşine ismi ile bile hitap edememiş olan kadın ona bunu yapanlara sevgiyle yaklaşıyordu. " Aman yavrum herkes ettiğini verecek öte tarafta, biz taş atana ekmek atalım." diyordu. Doğru söylüyordu. Yaşantısını öğrendikten sonra onun o dik konuşuşuna, inadına, aksi, dediğim dedik tavırlarına aldırmamayı öğrenmiştim. Çünkü yılların birikmişliği vardı üstünde. Annemin bana tembihlediği ne varsa onu yaşıyordu, tek bir farkla kendini ezdirmemeyi başaramamıştı. Ki kendisi de beni ezmeye çalışmadı hiçbir zaman. Bir vakit sonra fark ettim ki ben seviyordum bu kadını. Çünkü ona hiçbir zaman kayın-validem  gibi bakmadığımı validem gibi baktığımı fark ettim. Bütün düğüm burada çözülüyor aslında. Anne gibi görmek. 

Eğer eve gittiğim gibi kalmayı ve annemin nasihatlerine uymamayı seçseydim muhtemelen şimdi sorunlu bir evliliğim, sürekli huzursuzluk içinde olan dünürler ve karısı ile annesi arasında kalan bir kocam olacaktı. Bin şükür ki bunlar olmadı. Çünkü ben evin kızı olmayı seçtim, eşimin annesini anne olarak görebildim, bu o kadar bulunmaz bir nimet ki hele ki benim çevremde, hele ki bu dönemde. Zamanımız olan  bu ahir zamanın gelin ve kayınvalideleri arasında sürekli bir çekişme, sürekli bir istememezlik, geçimsizlik kesinlikle bu sebepten kaynaklanıyor. Anne gibi görmemek. 

Ben şu yaşıma kadar kendime yapılmasını istemediğim bir şeyi başkasına yapmamaya özen gösterdim. Elbette ki eşimin sürekli olarak annem babam hakkında  itici şeyler söylemesi, beni kendisi ve ailem arasında bırakması hatta ailelerimiz arasında soğuk rüzgarlar esmesine sebep olması istemeyeceğim bir durumdu. O halde ben de bunu eşime yapmamalıydım. Benim ailem benim için ne kadar değerli ise onun için de ailesi elbette o kadar değerliydi. Benim annem ayakları altında cennet taşıyorsa onun annesinin ayaklarının altındaki de cennetti. Ben annemin boynunu öperken derin derin kokusunu içime çekiyorsam o da çekmeliydi. Saygıda kusur etmiyorsam o da etmemeliydi. Hatta bunları yapmıyorsa onu teşvik etmeliydim ailesine daha yakın olması için. Ki eşim fazlası ile annesine düşkün bir adamdır. 

Velhasıl kelam, her işin başı sevgi olduğu gibi bu işin başı da sevgi, anlayış ve empati. Boşuna dememiş ya koskoca Peygamber(s.a.v.) " Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma!" Şimdi kayınvalidem ve ben hala aynı adamı çok seven ve artık birbirini de çok seven iki kadınız. Tırnaklarımızı törpüledik, duygularımızı da. Artık karşı karşıya gelinmesi gereken bir konu olduğu zaman ikimiz o çok sevdiğimiz adama karşı duruyoruz. Bunu ben başardım, üstelik çok zor bir kadına, tamamı ile zıt görgüye rağmen. Sevgiyle, anlayışla ve empatiyle... Sen de başarabilirsin...


"Küsmek ve darılmak için  baheneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın." Mevlana

Sevginiz her an artsın...


7 Eylül 2017 Perşembe

Bir ayna var benden içeri benden ötede...

Bilmiyorum ne zamandan beri aynalara bakmaz olduk.
...

Kaç zaman oldu saymadım aynayla dertleşmeyeli. Evet yanlış duymadınız sayın okur, aynayla dertleşmek benim en sevdiğim dertleşme biçimiydi küçükken. Orada annemin abarttığı kadar güzel olmadığımı fark ederdim ve bu bana güven verirdi. Çok güzel olmak çok iyi bir şeymiş gibi gelmezdi çünkü bana. Ve kusurlarım vardı, hepsini tek tek inceler farklı olanlara ve aynı kalanlara her defasında ayrı hayret ederdim. Ayna en iyi sırdaşımdı. Belki en yakın arkadaşım. Çünkü bana gerçekleri söyleyen bir tek oydu o dönem.

- Evet kızım senin kusurların var.
- Sakin ol çok güzel değilsin .
- Saçının sol tarafı sağ tarafından daha içe girik ve orada sürekli çıkan küçük saçların diğerlerine göre çok kıvırcık ve bu çok gıcık.
- Dudaklarını yeme hiç, öyle yapmasaydın, korkacak da ne varsa.
- Seni sarıp sarmalayacak halim yok, kendinle baş edebilirsin.
- Yapma şimdi karşıma geçip ağlamayacaksın herhalde, bak ben gülerim!

Aynayla dertleşirken, ego diye bir şey silinirdi hayatımdan. Kabul ederliğim artardı. Kusursuz değildim ve bunu bilmem kusursuzdu. Yanlış bir şey yaptığımda, korktuğumda, dudaklarımı yediğimi ondan öğrenmiştim. Bana sarılamazdı evet ama dediğini yaptırmıştı, kendim ile de başkaları ile de baş etmeyi öğrenmiştim. Şöyle diyordu mesela "Evet buradayım karşındayım bir kişiyim, önü ardı bu. Kendin yapacaksın, kendin ağlayacaksın, kendin susacaksın, kendin güleceksin. Hepsi bu."  Ve evet gülmüştü her ağladığımda, çünkü ağlarken çok komik oluyorum. Böylelikle ağlanması gereken dertlerin gülerek geçirilebileceğini öğrenmiştim.

Hiç öyle "Ay aklını mı oynatıyor acaba"lık bir durum değil aynayla dertleşmek. Farkına varmayı sağlıyor çok şeyin tabii ki bakmasını bilirsen, ne amaçla baktığınla da çok ilgili tabii. Misal beni sağlamlaştırdı.

Fakat yeni farkına vardığım bir şey oldu ki aynaya çok uzun zamandır hiç bakmıyorum. Gözlerim en son ne zaman temas etti kendileri ile bilmiyorum. Hiç konuşmuyorum kendim ile dinlemiyorum. Oysa insan en çok kendisini dinlerse çözer sorunları. Bilirse eğer kusursuz olmadığını, egolu olduğunu, belki kıskanç, belki hasta. Varırsa farkına dünyanın onun etrafında dönmediğini. Tek başına olduğunu. Anlar belki o zaman, tek başına olduğu bir hayatta gülmek varken ağlamanın yersiz olduğunu. Her şeyin geçici olduğunu, malın mülkün, insanların, hatta sağlığın.

Mis gibi bir hayat var; tek başımıza başladığımız ve insanları içimize katarak devam ettiğimiz ve tek başımıza bitireceğimiz. İnşaallah ki kendimize daha çok bakalım, iç dünyamızı güzelleştirmek için uğraşalım. Kendimizi dinleyelim. Kusurlarımız olduğunu hatta günahkar olduğumuzu kabul edelim. Demiş üstadın biri, egonu yerle yeksan eden bir söz, " Ne sen üstünsün bir elma yaprağından, ne üstün senden bir elma yaprağı." bunu bilelim.  

Misal bakalım aynaya ve çirkin olduğumuzu görelim, muntazam dudakların, gözlerin ve şahane saçlarının yanında. Kafa tasımıza bakalım ve düşünelim oradaki düşüncelerin ne kadarı işe yarar ne kadarı hatalı, ne kadarı gelir geçer. Kalbimize bakalım ve dürüst olalım ne kadarı iyiliğe ne kadarı boşluğa çalışıyor. Ağzımıza bakalım, gözümüze, kulaklarımızı inceleyelim, burnumuzu, ellerimizi ve ayaklarımızı, sonra düşünelim hepsi için en son ne zaman şükrettiğimizi. Teşekkür ettiğimizi.

İnsanın kendisi ile dertleşmesi kötü bir şey değildir sayın okur. Aksine muazzam bir şeydir, olması gerekir. Farkına varmak için, uyanmak için, daha iyi bir kalbe ve beyne sahip olmak için. Hayatı daha güzel bir şekilde geçirebilmek için.

Hadi bakalım aynaların başına...

Sevgiler...

9 Haziran 2017 Cuma

Son zamanlarda...

24 yaşıma kadar kitap okumayı sevmeyen biriydim. Kitap deyince içime bir sıkıntı bile basardı. Okulda bile okumamak için elimden gelini yapardım. Ah ne büyük kayıp ah... Bence kitap okumayı sevmeye başlamak insanlar ile iyice tanışmaktan geçiyor. Eğer çocukluktan bunu alışkanlık haline getirmediysen. 

Ben yazmayı deli gibi seven biriyken, neden okumaktan bu kadar uzak olduğumu bilemedim. Gerçi bunu hiç düşünmedim de. Sonra yalnızlaşmaya başladım. Düşüncelerden, çok konuşmaktan, insanlardan... Tabii ki bu isteyerek yaptığım bir şeydi. Bu yüzden yalnızlık benim için mutsuzluk simgesi değil, bir keyif aracıdır. Bir vakit sonra bu boşlukları doldurma isteği uyandı içimde ve bu uyanış deli gibi kitap okuma isteğine dönüştü. Sanki tam bir kitap kurduyum da okumayınca rahatsız hissediyorum. Ama iş öyle değildi, benim tam olarak bitirdiğim tek bir kitabım dahi olmadı. Yine de içimdeki bu hisse kulak verdim. Kendime yaptığım en iyi şeylerden birisi bu oldu.

Şimdi gerçekten kitap okuyan ve okumadığın da rahatsız olan bir bireyim. Her türlü yazıyı okumak ile birlikte en sevdiğim tür biyografi. Okumak... Bu içimi huzurlandıran bir duygu.

Sonra sürekli öğrenememekten korktuğum ama öğrenmek için can attığım "Kuran-ı Kerim"i Arapça'sından okumak, hem hayallerimin arasında hem de birkaç deneme yapıp yapıp bıraktığım, sönük bir hareketsizlikti. En sonunda içimdeki büyük isteğe kulak vererek bir hocanın yanına gittim. Ve gelin görün ki öğrenememek basiretsizliğimden başka bir şey değilmiş. Nasıl şimdiye kadar öğrenememiş olduğuma şaşırdım. Çünkü tahminimden çok kısa bir sürede öğrendim. Tabii ki bunu artık çok istemiş olmam da pekiştirdi. Bu sanıyorum biraz da alfabe farklılığından kaynaklanıyor. Aynı gözümde dev gibi büyüme Makedonca için de geçerli, sonuçta oralardan gelmişiz ve aile içinde konuşulan bu dil nasıldır öğrenmek istiyorum. Ve artık eskisi kadar karamsar değilim. 

Yazmayı bu kadar severken ve bu konuda ilerletmem için birçok deneyimli kişiden tavsiyeler almama rağmen bir türlü kısa da olsa bir kitap yazma girişiminde bulunmadım. Ta ki birkaç hafta öncesine kadar. Yazdıklarım genelde kısa birkaç sayfayı geçmeyecek hikayeler olurdu. Ama bir hikayeye başladım ve şimdilik iyi gidiyor gibi. Bakarsınız içime siner.

Evimde, bahçemde bir şeyler üretmek, onların tadına bakmak, mis gibi kokularını içime çekmek hep hayallediğim bir istek. Fakat bir türlü dikiş tutturup da aldıklarımı kurutmadan yaşamalarını sürdürmek nasip olmadı. Elimin verimsiz olduğunu bile düşündüğüm oldu. Ama bu yıl küçük fideler aldım, evde telleyen soğanları bir kaba diktim, sonuç mükemmel oldu. Henüz biberlerimiz domateslerimiz ve patlıcanlarımız tam oluşmadı ama soğanlarımız şahane lezzetliydi. 

Bunları dertleşmek için yazmıyorum tabii ki 'Zararın neresinden dönersen kardır' ya da hiçbir şey için geç kalınmış değildir demek için yazıyorum. Her zaman bir şeylere başlamak için vakit vardır. Belki biraz geçtir ama sonu değildir. Başlamak için çekinmemek gerekiyor, adım atmaktan korkmamak. Beni huzurlandıran bu duygu neden sizin için de aynısı olmasın. 

Son Zamanlarda...

En etkilendiğim kitap - Kanadı Kırık Kuşlar / Ayşe Kulin,
İçimi yumuşacık yapan bir film - Hz. Muhammed Allah'ın Elçisi,
Etkilenerek izlediğim bir dizi - Söz,
Amin dediğim bir dua - Allah gönül genişliği versin.
Güzel bir nasihat - "Oğlum! Gönül genişliği ve kalp temizliği istiyorsan insanların söylediklerine kulak asma, sözlerine aldırma. Bilmez misin ki onlar Yaratıcılarından bile hoşnut değiller, senden hiç hoşnut olurlar mı?" / Abdülkadir Geylânî

Güzel şeyler sen istersen sana gelir, yeter ki içinde güzel şeyleri isteyecek bir kalp taşı.

7 Haziran 2017 Çarşamba

Şimdi Sen Kimsin, Bu Beden Kim...

Ait değildim evime,
Farklı dünyaların hisleri beynimde çalkalanan,
Farklı bir şeyler işte,
Elif gibi, Vav gibi, bazen He gibi nefessiz.

Ait değildim bedenime,
Farklı dünyaların insanları beynimde fısıldaşan.
Başka dünyaların insanları işte,
Ğ kadar gereksiz.

İçimde susturamadığım bu diller kimin
Kimin bu içimden çıkartamadığım sesler.
Oldu olası bir çığırtkan içimde
Ama, oldu olası hep sessiz.

Ait değildim dünüme de
O bensem bugünkü kim o halde
Bakma, bugünüme de ait değilim zaten
Şimdi bu beden, ruhsuz, hissiz, bensiz...

Peki kimim o halde ben,
Nereye yahut neye ait bu beden...
Tek bir şey için varedilişim,
Tek bir şeye aitim.
Aşka...






11 Nisan 2017 Salı

Aşk "Sen" değil sadece

Sahildeki bankta iyice denize daldığı anda gelmişti Ahmet yanına. Onu fark etmedi bile. Ahmet atıldı:

- Heyyy! dalmışsın yine aga ne var o kadar uzaklarda.
Rasim irkildi,

- Yok aga dalmışım öyle., dedi düşündüğü her şeyi saklamaya çalışan bir tebessümle.

Ahmet, Rasim'in bebeklikten arkadaşıydı, nefes alışından bilirdi yalan söyleyip söylemediğini. Anlamıştı yine, Rasim Leyla'yı düşünüyordu uzun zamandır olduğu gibi ama bozmamıştı şimdi onu. Çünkü biliyordu Rasim'i nasıl konuşturması gerektiğini. Ona ince ruh gerektiren bir şey söyleyecek ve Rasim çözülecekti çorap söküğü gibi. O, Ahmet'in derdini giderdiğini sanacaktı ama Ahmet anlayacaktı anlaması gerekeni.

- Aga bak ne diyeceğim. Bir hatun gördüm ha şu bildiğin yerdeki taş kalkmış yürüyor. Taş taş, resmen kalem ile çizilmiş. Bir bacak bu kadar düzgün olur mu ya?

Rasim belli belirsiz bir tebessüm ile
- Ee Ahmet.

- Ne esi ağabey aşık oldum diyorum.

Bu defa iç geçiren bir tebessüm ile

- Aşık oldun öyle mi Ahmet.

-Evet ağabey ne yani ben aşık olamaz mıyım? Bir ince ruh sen de yok ya bende de var bir şeyler. Takip ettim nerede oturduğunu bile buldum yarın önüne çıkıp konuşacağım.

Ahmet ile Rasim birbirlerine hiç de benzemezlerdi. Rasim ne kadar oturaklı ise Ahmet bir o kadar içi içine sığmaz bir yapıdaydı. Rasim ne kadar duygusal ise Ahmet bir o kadar tek düzeydi.

Rasim sustu derin derin denize bakmaya devam etti. Ahmet atıldı:

- Hey aşık oldum diyorum demeyecek misin oğlum bir şeyler?

Rasim dökülmeye başladı, Ahmet başardığı için sevindiğini belli eder bir tebessüm ile onu dinledi.

- Aşk, insanın bir et parçasını sevmesine verilen isim olamaz. Bu, bu kadar basit bir şey değil çünkü. Bir yüz için bir kalp bu kadar hızlı çarpamaz. Yoksa hatırladığında burnunun direği sızlamazdı, gözlerden dökülen yaşlar kafi gelirdi. Özlediğinde kesik kesik bıçak sancıları girmezdi kalbe. Bir iç geçirme ile yoluna devam ederdi insan. Eğer bir et parçasının sevgisi olsaydı sadece aşk, ruh hiç zedelenmezdi.

 " Aşk, insanın uyku ile uyanıklılık arasındaki halidir."

Yaşarken çok net duymazsın sesleri, algısızdır bütün görüntüler. Bir koku duyarsan onu fark etmezsin o an. Ve sonralara erdiğinde bir kokunun seni delirtircesine kederlendireceğini bilemezsin. Ancak uyandığın zaman netleşir her şey. Anlatmaya, sana katmaya çalıştığı ne varsa anlarsın.

O zaman fark edersin ki, uyandığında, bütün büyü bozulduğunda, gözlerinin içindeki çizgileri bile sevmişsindir. Avuç içlerindeki çizgilerin boylarını ezberlemiş, yüzündeki o belli belirsiz benin bile yerini gözlerin kapalı dokunacak kadar işletmişsindir içine. Ancak o zaman anlarsın ki o fark etmediğin kokunun, saçların her teline farklı şekilde sinmiş olduğunu bile ezberlemişsindir. Öyle dudağını değdirip çekmemişsindir yanağına, kokusunu beyninin her hücresine iletecek kadar çekmişsindir içine. Hatırladığında burnunun sızlaması bundandır anlamazsın.

Aşıksan eğer, sütun bacaklarını görmezsin misal, kalem ile çizilip çizilmemesi çok da umurunda olmaz. Güzel gülsün istersin, gözleri parıl parıl parlasın renkleri ya da şekilleri umurunda olmaz.
Hem çok güzel gülsün hep gülsün istersin hem sadece sana gülsün, bir tek sen gör o ışık saçan gözlerini. Gözünden düşmesi ihtimal tek bir damla gözyaşı için kendini kahredersin. Hem deli gibi senin olsun istersin hem koklamaya bile kıyamazsın, saçlarında gezdiremezsin ellerini. Sarılırsın ama iyice sıkamazsın incinmesin diye kemikleri. Yarım yaşarsın ama o yaşadığın yarım olan ne varsa sana ömürler boyu yeter. Her şeyden sakınırsın. Sakınmaktır aşk. Onu kendinden bile sakınırsın. Kendini de sakınırsın, aşıksan eğer bütün insanlar cinsiyetsizleşir bir tek onun dışında. Teke düşer dünya nüfusu.
Ve bunları yaşarken sadece sen öyle hissediyormuşsun gibi hissedersin, uyandığında anlarsın ki o da seni en az senin kadar sevmiştir. Ancak o zaman fark edersin neler kaçırdığını. Uyandığında...

Rasim Ahmet'e döndü Ahmet

- Aga ben anlamadım şimdi gidip konuşmayayım mı yarın?

Rasim kafasını salladı Ahmet bir kahkaha patlattı sarıldılar. Kalkıp yürüdüler. Ahmet havaya baktı. Anlamıştı ki Rasim Leyla ile görüştü ve Leyla'nın kendisini ne kadar sevdiğini anlattığında aklı dank etti. Yaşarken fark etmediği her şeyi kelimeler önüne serince derinlemesine anladı. Pişmanlığını denize akıtması bundandı.


















31 Mart 2017 Cuma

Çocuk Kalbi

Benim canım oğlum, şimdi sana ileride hatırladığında yüzünü tebessümlendirecek bir andan bahsetmek istiyorum. Artık kendi fikirleri olan ve bunları kolaylıkla dile getirebilen bir çocuksun. Kitapta bazen bir kısmı anlatılmış devamının getirilmesi istenen, bazen bir resim verilen ondan bir hikaye oluşturmanı isteyen yahut bazen de kelimeler yerler verilerek hikaye oluşturmanı isteyen ödevlerin oluyor. Olabilecek en kısa cümleler ile o hikayeleri kuruyorsun. Yazmaktan hoşlanmıyorsun ya hani ondan. Özeti istenen hikayelerde ise maksimum 3 cümle ile özeti sonlandırıyorsun. Ben daha uzun yazman gerektiğini söylediğimde " Onu sen öyle anlamışsın, ben böyle anladım" diyerek çenemi kapatıyorsun :).
Fakat dün ki ödevimiz de "Atatürk'ü düşünün ve ona onunla ilgili fikirlerinizi ve ne hissettiğinizi belirten bir mektup yazın" bölümü vardı. Neler söyleyeceğini çok merak etmiştim. O kadar basit düşündüm ki sen anlatınca utandım. Sadece "seni seviyorum iyi ki varsın" gibi kısa ve net bir iki cümle söylersin sandım. Tabii böyle düşünmemi yazmayı sevmiyor olman ve her konuda en kısa cümleleri bulmaya çalışman da tetikledi. Şöyle gelişti ki;
- Anne burada bir şeyler yazıyor ama ben pek anlamadım. Atatürk ile ilgili bir hikaye mi yazacağım?
Ben baktım soruyu okudum,
- Hayır Atatürk'e bir mektup yazman isteniyor, dedim.
- Hadi yaa!! Gerçekten mi? Atatürk'e mektup mu yazacağım? Atatürk okuyacak mı yani? Nasıl okuyacak? gibi cümleler ile heyecanını belli ettin.
 Ben okuyamayacağını ama onun seni izlediğini ve bu mektup için çok mutlu olacağını söyledim. Ve senden neler hissettiğini söylemeni istedim. Aynen şunları söyledin:

- Atatürk sen bizi düşmanlardan kurtarmışsın.  Atatürk seni çok seviyoruz. Atatürk sen iyi ki varsın. Atatürk Allah seni iyi ki yaratmış. Atatürk sen olmasaydın biz eksik kalırdık. Atatürk sen iyi ki doğmuştun.

O kadar mutlu oldum ki bu kadar derin düşünebildiğin için. " Allah seni iyi ki yaratmış ve sen olmasaydın biz eksik kalırdık" diyeceğini düşünmemiştim. Utandım o yüzden. Sonra söylediklerini yazmanı istedim. Kalemi aldın yazacaktın bana dönüp:

- Anne neydi? dedin, ben söylediklerini söyledim sen de yazdın. her cümlenin başında Atatürk demediğim için bana kızdın, " Atatürkleri unutuyorsun" diyerek. Yüzündeki o gurur dolu bakışları gördüğüm için çok mutluyum.

Bütün çabam seni iyi yetiştirmek için.Değerlerini bilen, tarihini bilen, içinde vicdanı, merhameti bol, her şeye bir çiçekten bir kum tanesine her şeye ve herkese sevgi ile bakabilen, adil ve güzel bir yürek taşıyan bir birey ol istiyorum. Bunun için de sana güzel bir ayna olmaya çalışıyorum. Umarım yıllar sonra bunları okuduğumuzda güzel şeyler yapmış olarak buluruz kendimizi. 

Seni çok seviyorum, küçük boylu dev adam.

23 Mart 2017 Perşembe

Platonik

Tanısaydın, çok sevmezdin belki ama hep severdin.
Öyle gülüp geçmezdin.
Tanısaydın, ... Vazgeçmezdin.
Öyle uzun uzun cümleler kurmazdın bir şeyleri anlatmak için gözlerindeki her şeyi okuduğumu fark ederdin.
Tanısaydın, cümleye başlarken ya da konuşma bittiğinde "Aman ha aramızda" demezdin, bilirdin ki tüm benliğimi sana adamışım ben.
Tanısaydın, bir karar almadan, önce olumsuz bütün yönlerini düşündüğünü, düşünürken kafanı kaşıdığını bildiğimi bilirdin.
Bilirdin senin o herkese gösterdiğin dik başlı, umursamaz tavrının sen olmadığını bildiğimi,
Gerçek seni, içerilerde bir yerlerde kırılgan, sessiz  ve sıcacık bir çocuk olarak sakladığını gördüğümü bilirdin.
Ama tanımadın,
Sevmedin de...
Gitmeyi seçtin ama,
Gitmedin de...