2 Ocak 2017 Pazartesi

Güzel bir sayfa

Güzel bir söz var sayın okur " 365 sayfalık bir defter var elinde, şimdi iyi bir yazar ol ve pişman olma". Bence tam olarak bu yapılması gereken. Her birey kendi defterini bitirdiğinde, mutlu olunacak şeyler yazarsa iyi bir yıl geçmiş olur. 

Maalesef ki bu yıl yaşadığımız en zor yıllardan biriydi. Bombalar, şehitler, patlamalar, darbe girişimi, göçler, göçemeyenler, kendi ülkende yabancı gibi hissetmen, korkman. Hepsi birleştiğinde ve hepsini art arda anlattığımızda sanki hiç güzel bir olay yaşanmamış ve biz hiç gülmemişiz gibi bir algı oluşur.  Ama mutlaka ki toplu toplu yaşadığımız acıların yanında teker teker güzel anılarımız olmuştur. Evlenenler oldu mesela, çocuğu okula başlayanlar, ev alanlar, doğum yapanlar, üniversiteyi kazanlar, mezun olanlar. Bir beklenti içinde olanlar beklediklerine kavuştuğunda içimizi de dışımızı da kaplayan güzel anılarımız oldu tabii. 

Mesela benim oğlum okula başladı, ben de onunla beraber öğrenmeye başladım. Onun o okumaya çalışırken ki ağzını şekilden şekle sokması, okuduktan sonra derin nefes vermesi ve buna şahit olmak şahane. Derin bir futbol tutkunu olan çocuğumun kalecisi olmak. Ben bir kadınım diye kendisinin benimle voleybol oynama çabası. Sebebi benim de gönlümün olması. Pahabiçilemez. Sonra çok sevdiği kekin malzemelerini ezberlemiş olması. Okul anılarını anlatması. Onunla çizgi film izlemek, resim yapmak. Müthiş derecede kötü bir resim yeteneğimin olmasını onu güldürmek için kötüleştirdiğimi sanması. Boyama yapmak. Uykusu gelince gelip kucağıma kıvrılması. Dünya üzerindeki hiçbir şey ile karşılaştırılamayacak kadar kıymetli. İnsanı uyurken bile tebessüm ettirecek başka bir varlık yok. Ne kadar fazla zaman geçirirsem geçireyim, eksik hissediyorum kendimi zaman zaman, sonra bu anların neredeyse hepsinin güzel geçtiğini düşününce şükrediyorum. 

Kendime gelecek olursak, bu yıl kazandıklarım: 
Çok geç yaşta kitap okumaya başlayan biri olarak bu yıl sınırlarım dahilinde ruhumu doyuracak kadar kitap okuyabilmiş olmak,
Hiçbir işi yarım bırakmamak yahut yarım bırakacağımı bildiğim işi elime almamak,
Hala olarak dünyanın en tatlı Lokumuna sahip olmak,
Daha fazla hal hatır sormak, insanlar ile daha sıcak ilişkiler kurmak,
Hayallerimin peşinden koşmuş olmak, 
Mutlu olmak için değil huzurlu olmak için bir şeyler yapmak ve büyük kazanç sağlamak(Çünkü huzurun yerindeyse mutlu olmak olası),
Üretken olmaktan mutluluk duymak ama yorulmak,
Farkındalığımı arttırmış, iç dünyamı genişletmiş ve içimi büyütmüş olmak,
İçime uzun bir yolculuk yapmış olmak, orada güzel şeyler bulmak ve onları gün yüzüne çıkarmak,
Suskunlaşmak, 

Bu yıl için beklentim, bu yapmış olduklarımı geliştirmek, daha fazla kitap okumak, daha fazla sevmek, kendimi değil ruhumu beslemek, çocuğumla daha fazla oynamak, daha fazla vakit geçirmek
onu daha fazla koklamak, bolca dua etmek, bolca şükretmek, bolca kıymet bilmek.

Defterimi güzel doldurmak istiyorum, pişman olmamak için sizler de defterinizi bolca güzel anıyla doldurun.


Sevgilerle, iyi yıllar...

23 Aralık 2016 Cuma

Bilmezdim Evvelden

Bilmezdim evvelden susmanın bu kadar erdemli olduğunu. Susarken çözüldüğünü sorunların. Cahildim elbet. Şimdiki gibi sakin falan da değildim, atılgandım, hızlıydım, telaşlı ve de aceleciydim.
*
Bilmezdim evvelden sükunetin her şey olduğunu. Gürültücüydüm, yerine göre geçimsiz ve de kavgacı. Toydum elbet. Şimdiki gibi gönlümden görünmezdi çoğu şey gözüme. Gördüğümü gerçek sanırdım.

Bilmezdim evvelden huzurun bu kadar değerli olduğunu. Huzurluyken her şeyin yerli yerinde doğdu 
düzgün derli toplu durduğunu. Yaşadığımı huzur sanırdım. Korkaktım elbet. Ama anlamazdım korkak olduğumu gücüm her şeye yeter sanırdım. 
*
Bilmezdim evvelden mutlu olmanın gülmek olmadığını. Ne kadar gülüyorsam o kadar mutluydum hesapta. Mutsuzdum elbet. Güldüğüm tınılar dolusu mutsuzdum. Öfkeli ve de hırçın. 

*
Bilmezdim evvelden alçak gönüllü olmanın bambaşka olduğunu. Kibirliydim. Yükseklerdeydim ve herkesi oradan izlerdim. Kördüm elbet. Hem gönlüm hem de gözlerim kördü.

*
Bilir oldum şimdilerde bunların tüm değerini, tecrübesiz olmanın kötü olmadığını, tecrübe etmenin ise çok şeyleri kattığını. 

*
Gözlerim açıldı zamanla, gönlüm de. Şimdi birçok şeyi gözlerimle bakmasam da görür oldum. 
*
Piştim, yüzümdeki çizgiler ve saçlarımdaki aklarla.
*
Korkağım hala çünkü biliyorum ki gücüm her şeye yetmez.
*
Mutluyum şimdi. Sakin ve de sükunetli. 
*
O koca koca yükseklerden kumların hizasına indim, ne mutlu ki inebildim. 
*
Olgunlaştım elbet, tecrübe ederken olgunlaştım. Olgunlaşırken suskunlaştım. Ve anladım ki huzuru yanlış bilmişim evvelden, huzurun adı Sükunetmiş...

5 Aralık 2016 Pazartesi

A'dan Z'ye

Okula başladık bu yıl. Okuma yazma öğreniyoruz. Ela'lar Lale'ler naneler falan biraz kafamız yanmış durumda. E tabii öğretmenimiz biraz da fazla verince ödevleri zaten öfürdeye püfürdeye yaptığımız ödevler işkence haline gelmedi değil. Bana bile of hadi artık dedirtiyor zaman zaman.
İlk başlarda harfleri yazmaktan kaçmalar, zamanla kendini satır dolsun diye kelimeleri devasa boyutlara çıkarmaya devretti. Yavaş yavaş okumaya geçiş yaptığımız zaman ise başka bir boyuta geçtik, aramızdaki diyaloglar farklı boyutlara taşındı.

 - Ben içimden okuyorum anne, istersen sen dışından okuyabilirsin.
Bende de ne diyeceğini bilemeyen anne durumundan çıkamamazlık oluyor haliyle.
- Ben zaten biliyor olabilir miyim annecim acaba, okula sen gittiğine göre, bu fotokopi senin olduğuna göre ve yarın senin ödevin kontrol edileceğine göre senin dışından okuman gerekiyor olabilir belki benimkisi bir fikir, öyle düşünüyorum yani. 
- Ben zaten fotokopiyi yazıyorum, öğretmenim benimle gurur duyar.
- Peki, okutunca ne yapacaksın, 
- Evde içimden okuyorum ya, orada da dışımdan okurum.
E tabii ben de  fazla mücadele veremeyerek "Peki" diyerek sonlandırıyordum cümleleri.

Şimdilerde daha istekli ve artık dışımızdan okuyoruz. Önce harflari tek tek okuyup sonra birleştirme var. Yeni dönemler de böyleymiş. Ben biraz kendisinin karıştırdığını düşünsem de o beni bilmemekle suçluyor, hatta yanlış öğrettiğimi düşünerek ceza alacağına inanmış durumdaydı, ben de ona ayak uydurmak zorunda olduğumdan okuma şeklimiz onun istediği gibi şekillenmekte.

Şekil A:
 - O-k-u-l-a, Okul-a, Okula.
Esas olan bunu söylerken yüzünde oluşan ifadelerin tatlılığı. Bi ara onun ile ilgili ayrı bir şeyler karalamayı düşünüyorum belki videosunu da koyarım.

Bu anların çoğunu mutlaka ki unutacağım her bir zerresini hatırlamak için çok şey yapardım ama mümkünlükler dahilinde değil, maalesef. Bu yüzden de zaman zaman buraya notlar almak istiyorum. Büyüdükçe okurum, kendisi de okur. İnsanın çocukluğunu güzel olarak hatırlaması huzur dolu anıların en güzellerinden hiç kuşkusuz.

Umuyorum ki bütün başarılarının yanında en büyük başarın vicdanının rahatlığı ve güzel merhametin olur çocuğum.
Seni çok seviyorum küçük boylu dev adam... :*

1 Aralık 2016 Perşembe

Uzun zaman sonra gözlerini açmıştı. Hala nefes alıp verişleri düzenli değildi fakat hayata dönmüştü. Kaç yıldır orada olduğunu unutmuştu hemşireler ama annesi saniyesi saniyesine biliyordu. Bir gün olsun gelmemezlik yapmamıştı.

İlk anda odanın, artık kremleşmiş beyaz duvarları, açık yeşil demirleri olan bir karyolası, bir de tek kişilik koltuğu vardı koyu kahve renginde. Perdeler kirden kendi renklerini yitirmiş grimsi bir renk almıştı, hatta sürekli tutulan açma kapatma yerleri daha da koyu ve yağlıydı. Elif'in solgun teni ve hareketsizliği de buna eklenince oda matem yeri gibiydi. Üstelik rutubet kokuyordu Efsun hanım kızını orada öylece bırakamazdı. İyileşmesini beklerken daha da kötü duruma geçebilirdi. Bir vakit sonra doktoru ile konuşmaya karar verdi. Müsaadesi olursa oda için bir şeyler yapmak istediğini, odayı Elif'in seveceği şekilde döşemek istediğini söyleyecekti, doktorun müsait olmasını bekliyordu. Hemşire Efsun hanıma doktorun onu beklediğini, Efsun hanım da doktora ne istediğini söyledi. Nevzat bey karşı çıkmadı. En fazla battaniye, birkaç fotoğraf falan getirir diye düşündü. Efsun hanımın düşündükleri ise tamamen farklıydı.

Ertesi gün elinde boyalar ve fırçalar ile geldi, hastahane personelinden yatağı biraz ortaya çekmeleri için yardım istedi. Sonra odanın duvarlarını Elif'in en sevdiği renklere boyamaya başladı. Yatağın baş ucunu beyaza, karşılıklı iki duvarı gök mavisine, ayak ucuna denk gelen duvarı ise uçuk pembeye boyadı, üzerilerine resimler yaptı, fotoğraflar yapıştırdı. Boya kokuları kızını rahatsız eder mi diye ne düşündü ne de kimseye danıştı. Tek amacı kızının odasını mutlu olacağı şekle getirmekti. Kontrole gelen doktor gözlerine inanamadı. Efsun hanıma sitem eder gibi bakacakken vazgeçti. Çünkü karşısındaki bir anneydi anne için çaresiz kalmak diye bir şey yoktu, umut kesmemek diye bir şey vardı. Kendisinin çok umut bağlamadığı kıza, annesi sanki onu akşam uykusuna yatırmış gibi davranıyordu. Uyanacağından emindi. Ertesi gün eski ve kirli perdeler yerine açık pembe ve mavi desenleri olan perdeleri astı camlara ve camları bir güzel temizledi. Evinde dikmiş olduğu çiçek desenli örtüyü eski koltuğa geçirdi. Yine evinden getirdiği çam kokulu yüzey temizleyici ile yerleri bir güzel temizledi. Odanın iki gün önceki halinden eser kalmamıştı. Pırıl pırıl ve tertemiz olmuştu. Matem halinden bahar haline geçmişti. Şimdi içi biraz daha rahat, umudu biraz daha fazlaydı. 

Geceleri yanında kalmasına izin vermiyorlardı. Evde de gözüne uyku girmiyordu. Artık her gün yarım saat bir saat uyuyor ama her zaman olduğundan çok daha dinç uyanıyordu. Gecelerini kızına dua ederek geçiriyor okuduğu her dua umudunu perçinliyordu. Sabahın ilk ışıkları ile hastaneye koşuyordu. Kızına arkadaşlarından aldığı ders notlarını okumayı ihmal etmiyor, uyanınca geri kalmasını istemiyordu. Onlardan duyduğu okul anılarını başında kahkahalar atarak anlatıyor, onun yanında hiç ağlamıyordu. Zaten artık istese bile ağlayamıyordu. Zamanla odaya masa sandalye getirmiş yere bir kilim bile sermişti. Ama Elif'in durumunda hiç değişiklik yoktu. Doktorların umudu yoktu uyanması için ama yine de karar ailesinindi. Konuyu açmak istediklerinde Efsun hanım devleşiyor ve bambaşka bir insana dönüşüyordu. Kendisinin anne duygularına kulak vermelerini istiyordu. Çünkü analar hissederdi. Onlar hiç umutları olmadığı halde ses çıkarmıyor, Efsun hanım kabul edene kadar bu şekilde devam etmeyi uygun buluyorlardı. 

4,5 yıl geçmişti,  kaç hemşire, kaç hastane personeli, kaç doktor, yan odalarda kaç hasta değişmişti. Kaç aile ile dertleşmiş, kaç dostluklar kurmuştu, Efsun hanım ama Elif hala uyanmamıştı. Arkadaşları meslek sahibi olmuş, kimileri çoluk çocuğa karışmıştı. Yine de umudu hiç kaybolmamıştı, biliyordu bir gün uyanacaktı. 

Doktor Nevzat ile artık aile dostu gibi olmuşlardı, doktor Elif'i kendi kızı gibi görür olmuştu. Üzgündü, hiç değişmeyen durumunu gördükçe daha da artıyordu üzüntüsü. Beşinci yıla girdiğinde bir gün yine konuşmak istedi Efsun hanım ile hafif bir imada bulundu. Ama Efsun hanım yine  kabul etmedi. İyi ki de kabul etmedi. Birkaç gün sonra bir mucize oldu Elif elini oynattı, üstelik doktor da kontrol ederken oldu bu hadise. ikisini de büyük bir heyecan sardı. Elif yıllar sonra ilk defa tepki vermişti. O zaman gözyaşlarını tutamamıştı içi umut ile taşan anne. İkisi birden hadi kızım hadi uyan diye bağırıyorlardı. Bağırdıklarını odaya giren hasta yakınlarından anladılar. Herkes sevinçle gülmeye, kucaklaşmaya başlamıştı. Ama maalesef gözlerini açmamıştı Elif. Bu sefer doktor da umutlanmıştı, her ne kadar bunun anlam ifade etmeyen bir tepki olabileceğini bilse de. 

Artık beş buçuk yıl olmuştu Nevzat doktor başka bir hastahaneye gidecekti görev için. Odaya geldi hem Elif'i son kez muayene etmek için hem de vedalaşmak için. Rutin kontrollerini yaptı, yüzüne doğru eğildi, alnına bir öpücük koydu. " Ah benim güzel kızım, hadi, hadi, uyan artık". Derince yutkundu. Efsun hanım ile tokalaştılar, tam kapıdan çıkacakken Elif'den öksürüğe benzer bir ses çıktı. Hemence yanına koştular. Nevzat bey tekrar başladı kontrol etmeye. Elif tekrar öksürdü, Hadi kızım öksür kızım demeye başladılar. Elif öksürdü ve derin yutkundu, sanki boğazı kurumuş gibiydi ağzına hafif su değirdiler. Hafif hafif gözünü açtı, sevinç çığlıkları, gözyaşları, kucaklaşmalar hepsi bir aradaydı. Efsun hanım bağırmaya başladı "Dedim sana doktor dedim analar hisseder dedim". Kızına sarıldı, kokladı, ağladı, güldü. Bütün duyguları bir arada yaşıyordu. Ama olmuştu inancına sadık kalarak kızını bekledi ve inandığı oldu, Elif uyandı. Konuşmuyor, öylece bakınıyordu, her yer çiçek gibiydi, böyle hastane odası mı olurdu, olmazdı elbet, hastane odaları soğuk ve renksiz olurdu. Ama oda Elif'in tam istediği gibi döşenmişti, her şey güzeldi, onun zevkine göreydi. Bir saat falan geçtikten sonra konuştu ilk defa, kaç saattir uyuyorum. Efsun hanım cevapladı" Beş buçuk yıl, 3 saattir". Elif inanamadı. Nevzat atıldı. "Annen senin uyanacağına çok inandı, her gün sanki seni akşam uykusuna yatmışsın sabah olunca uyanacakmışsın gibi davrandı, seni annenin sana olan inancı ayakta tuttu kızım." Elif bu işe hiç şaşırmadı, annesine döndü ve " Analar hisseder" dedi. Doktor Nevzat bir kere daha anladı anneler ile çocukları arasında başka bir bağ oluyordu, aşılması ve o seviyeye ulaşması zor bir bağ.

...

25 Kasım 2016 Cuma

Bi' Yaklaşımlar Bi' Şeyler

İçimde senelerdir bastıramadığım bir kuzey aşkı var. Kuzey ülkeleri, kuzey insanı, kuzey dilleri, kuzey dekorasyonu, kuzey renkleri vesaire gibi uzayıp giden bir listem var. Neden oldu, nasıl oldu bilmem. Kaldı ki fena halde bir güney insanıyken. Arkadaşlarımın ilk tepkisi "A aa sen tam bir güney insanısın, nasıl yani?" oluyor. Ama demek ki insan göründüğü kadar değilmiş, daha derinlerde daha içerler de başka işler olabiliyormuş.

Belki bu çağrışım Balkan göçmeni olmamdan da kaynaklanıyor olabilir. Fakat benim hissettiğim ve istediğim daha kuzey. Aitlik hissi insanın en baskın duygularındandır. Bir yere ait olmak ya da olmadığını düşünmek. Çocukkenden beri hissettiğim şey ait olmamak. Yaşadığım hiçbir yerde kendimi oralıymışım gibi hissetmedim. Doğup büyüdüğüm evde bile. Hep başka yerlerden oralara misafir gelmiş ve bir süre sonra yine ait olduğum yere dönecekmişim gibiydi. Ve hala değişmedi.

Ben insanın içinden gelen şeylerin anlamsız olmadığına inananlardanım. Çünkü hissetmek istemsizce gözlerimizi açıp kapatmak gibi bir şey değil. İnsan her şeyden önce kendine güvenmeli, içinden gelen ve gelmeyen her şeye.

Ben de içimin taa derinliklerinden gelen kuzey aşkının mutlaka bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Ve istemeye devam ediyorum. Ne demişler " İste ki gelsin, o kadar çok iste ki olsun".

Beraberce bakıp göreceğiz neler olacak. Olacak mı?

Sevgiler efendim...

10 Kasım 2016 Perşembe

Hastalıkta Sağlıkta

Katıldığım bir kursun Türkçe dersinde, çok sevdiğim hocam, bize her hafta olduğu gibi o hafta da konular verip kompozisyonlar yazmamızı istemişti. Yirmi kişiydik yirmi de konu vardı hali ile. Ben kolay yazabiliyorum diye konu seçmedim, hangisi kalırsa onu yazarım diye düşündüm. En sona sağlık kaldı. Hocam " Yalnız sağlık çok geniş ve zor bir konudur" dedi, oradaki yalnız kelimesi "İstersen değiştirebilirsin" vurgusu taşıyordu. " Hayır hocam yazarım" dedim.

İlk başta düşünüldüğünde sağlık ile ilgili ne yazar ki insan gibi bir algı oluşuyor. En fazla ne yazılabilir. Hocamcım konuları söylerken sağlık dediğinde aklımda ilk canlanan şeyi yazacaktım hiç kuşkusuz. Ki değiştirme imkanım da çoktu. Çevremde kendim de dahil olmak üzere sağlık ile sınanan insan fazlacaydı. Ama ben dedemi seçmiştim. Dedem benim hayatımda oldukça önemli bir yere sahip, ben de onun hayatında öyleydim. Onun tek kız torunu bendim, e tabii en kıymetlisi de.

Yazmaya başlarken genelde şöyle gözlerimi kısar bir iki dakika düşünürüm. Bu  defa hiç düşünmeden başlamıştım. Çünkü hepsi sıralıydı, bütün olaylar, hastalıkların gelişimi, büyümesi, tedavi yöntemleri, ölümü... Şu an bile gözyaşlarımı içeride zapt ederken zorlanıyorum o zaman çok daha zorlanmıştım. Yazıların kelime hataları, noktalama işaretleri, cümlelerin yerli yerinde olması yazının asıl sebebi olduğundan mutlaka temize çekerdim. Sadece bu yazım hariç. Her yazı da olduğu gibi altına küçük bir not yazmıştım. " Hocam hataların farkındayım ama lütfen dikkate almayınız, çünkü temize çekecek gücüm yoktu. Ne düşündüğünüzü de bir cümle ile de olsa bilmek istiyorum".

Dedem benim hatırlayarak kaybettiğim ilk yakınımdı. Dediğim gibi babamın yanında dedeme de aşıktım ben. Biliyor musunuz hala oturduğu koltuğa oturamıyorum tam onun oturduğu yere oturmamak için özen gösteriyorum. Ki bu iyi halim ilk başlarda eve gidememiştim, içeri giremiyordum. Peki dedem ne yaşamış olabilirdi, ben bu kadar nasıl etkilenebilirdim?

Ben bildim bileli fazlaca olan öksürüğüne yıllar boyu bronşit demişlerdi ama geçmiyordu, zaman ile yüksek tansiyon hastası da olmuştu. Kendisinin heybetli bir görünüşü vardı, güçlü ve sağlam. Ama ne olduysa bir gün gözünün önüne perdeler inmiş ve felç geçirmişti. Bir tarafı tamamen kasılmıştı, tabii hastanede yattı tedavi oldu 1 ay sonra evindeydi, yürüyebiliyordu ama öksürüğü geçmemişti. Sonra hastaneye yeni bir göğüs doktoru geldiğini öğrenmiştik, pala bıyıklımı ona götürmüştü annemler. Bir sürü tetkik yapmıştı kadın ve sonuç felaketti. Canım dedem akciğer kanseriydi, doktorun anneme söylediği ise kanımızı dondurmuştu. "Amcanın ciğeri bozuk 1 lira kadar ya var ya yok her an ölebilir ama yoğun bir tedavi ile biraz daha yaşatabiliriz".  Annem de en az benim kadar dedeme düşkündü. O anki halini tahmin etmekte zorlanmazsınız. Tabii ki hemen yoğun bir tedavi süreci başlamıştı ama olmuyordu hastalık çok hızlı ilerliyordu. Son gittikçe yaklaşıyordu ama bunu itiraf etmek ve kabullenmek çok zordu. Ben bu süreçte çok fazla dedemin yanında olamadım başka şehirde okuduğum için. Ve iyi ki de olamamışım yoksa çok daha zor atlatırmışım bu olayı ya da belki sürekli görseydim çoktan kabullenmiş olurdum orası da ayrı. Hastalık yüzünden ya saçları dökülecek ya da ağzı acıyacak yemek yiyemeyecekti. Dökülmemişti çok sevdiği pala bıyıkları ama ağzı acımıştı hiç yemek yiyemiyor güç toplayamıyordu. Buna rağmen o kadarcık ciğer ile dört yıl yaşamıştı. 

Sonsuzluğa ulaştığında yanında değildim. Dedem nasıl öldü demek hiç aklıma gelmemişti, eve giremiyordum bu yüzden anneannemi de ziyaret edemiyordum. Bir şey yapmalıydım, yüzleşmeliydim, yenmeliydim bu duyguyu. Ve annem ve babam ile mezarını ziyarete gittik. Hiç öyle mezar görmemiştim, kocamandı, üzerine ekilmiş bitkiler coşmuş da coşmuştu, toprağı yağmur yağmadığı halde nemli gibiydi. O gün anlamıştım ki dedem orada mutluydu, rahattı. Benim onun için üzülmem yerine dua etmem gerekiyordu. Orada söyleyebilmiştim ancak anneme eve giremiyorum diye. Annem her zaman olduğu gibi yumuşacık yapmıştı içimi yine. Sarıldı bana ve "Çocuğum, deme öyle, deden çok güzel bir şekilde öldü. Allah kimseye dedenin gibi hastalık vermesin ama herkese dedenin gibi ölüm nasip etsin" dedi. Anca o zaman dedem nasıl öldü demek aklıma geldi. Annem anlattı, içim biraz daha rahatladı. 

O günden sonra çok sık rüyamda gördüm pala bıyıklımı, kocaman bir güneş ve tepesinde taşıdığı içinde her şey ekili olan çok sevdiği o kocaman bahçesi ile.

Nurlar içinde yatasın pala bıyıklım, bahçen bereketlendikçe bereketlensin. Tepen aydınlandıkça aydınlansın. Çok sevdiğin canın kuzun sana hala aşık...

Yazımı teslim ettiğimden sonra hocam altına yazdığı not ile kağıdı bana geri verdi. Notta şöyle yazıyordu " Sonu ölüm ile biten bir olay ancak bu kadar içten anlatılabilirdi". Bu olayı yıllar sonra duyduğum bir söz ile bağdaştırıyorum. "İnsan en iyi bildiği şeyi yazar". 

Sevdiklerimizin kıymetini sağken bilmeli, onları sağken çok sevmeli, onlara vakit ayırmalı, sevgiyi en derinde hissettirmeli.








8 Kasım 2016 Salı

Hayaller Hayatlar

Selam

Bugün biraz hayallerden bahsedelim istiyorum. Çocukken ne olmak isterdik şimdi ne olduk? O hayaller için ne yaptık? Hangilerini unuttuk? Hangileri hayata geçti?
Benim sadece bir çocukluk hayalim şu an gerçek. Onun dışındakilerin çoğu eskidi, bazıları içinse hala umut var. Tabii ki büyürken kurduklarım ve her gün yenilerini eklediklerim de mevcut.
*
Her çocuk gibi benim de en büyük hayalim mesleğim ile ilgili olanlardı o zamanlar. Üç meslek vardı hayalimde, öğretmen olmak, oyuncu olmak, yazar olmak. Oyuncu olmak çok cazipti. Çünkü eğer mesleğim o olur ise öğretmeni canlandırdığım bir projede rol alabilirdim. Bir doktor, bir avukat, bir ev hanımı ve benzeri bir çok rolde oynayıp aslında istediğim bütün mesleklere sahip olmuşluk hissi yaşayabilirdim. Pek tabii ki anneme döktüğüm bin ikinci dil de işe yaramamıştı. Bu isteğim asla kabul görmüyordu. Kendince haklı sebepleri sıralarken parmakları yetmiyordu. Onun penceresinden baktığımda haklıydı. Ama benim pencerem onunkinden çok başkaydı, çok genişti, çok özgürdü. Kalıplara sığmayan ve sığdırmak istemediğim bir düşünce kalıbım vardı. Maalesef ki o zaman bu düşünce kalıbı sadece ben de vardı. Aslında annem anlıyordu beni ama kendi istekleri daha ağır basıyordu. Çok haklı olarak iyi bir yerde olayım, iyi bir tahsilim olsun, iyi bir işim, kimseye mahçupluğum olmasın, kendi ayaklarıma oldukça sağlam basayım istiyordu. Bir annenin çocuğu için isteyebileceği çok normal şeyleri istiyordu aslında. Babam öyle değil mesela daha kontrolsüz, daha rahat, çok daha serbest. Belki annem her zaman ikisi için de düşündüğü için babam bu kadar rahat onu da bilemeyiz tabii şimdi.
*
Konumuzdan sapmazsak, büyüdükçe şekillenen meslek listemde şimdi, istediklerinin hiçbirini yapamayanlarda bu haftayı oynuyorum. Her gün ilmek ilmek kurduğum hayallerimin hiçbirini yapmıyordum taa ki bir yıl önceye kadar. Aslında yeni de tanımadığım bir senarist bir yıl önce öyle bir iş yapmaya başladı ki, beni silkeledi kendime getirdi. Benim penceremden bakan, benim gibi gören, benim gibi düşünen biri vardı. Kurduğum hayallerimi hatırladım. Amatör olarak sürekli yazdığım yazılarıma başka bir soluk vermeye karar verdim. Senarist olmak kurduğum hayallerin toplamıydı. Sürekli öğreten ve öğrenen bir öğretim ilişkisi, yazmak, kafanda canlandırdığın rolü anlatmak, öyle oynanmasını istemek. Hayallerimin olmaması belki de bu iş için ön hazırlıktı.
Düşünür düşünmez bir sürü şey yazmaya başladım. Şimdi hali hazırda, bir uzun, iki kısa film senaryom, bir kaç reklam filmi ve kafamda daha bir sürü hikaye var. Henüz hiçbirini bir yerlere ulaştırmadım çünkü eksikleri var. Daha defalarca okuyacağım içime sinmeyen yerleri var mı ya da eklemem gerekenler. Sonrası, sonrasına bakacağız işte.
*
Peki mutlu muyum der iseniz fazlasıyla mutluyum. Üretmek Allah'ın insanlara verdiği büyük lütuflardan biri belki en büyüğü. Bir şeyler üretiyor olmak çok keyifli. Ben yazmayı seviyorum, yemek yapmayı seviyorum, bir şeyler yazınca ve yemek yapıp birilerine yedirince ağzım hep kulaklarıma asılı oluyor. İnsan üretebildiği kadar üretmeli diye düşünüyorum, Belki bir örgü yaparak, belki resim ya da bir kaç satır... Çünkü üretmek çikolatadan ya da yenen o tatlıların hepsinden çok daha fazla salgılatıyor serotonini.

Sevgiler